ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kadir Bey

 

Elleriyle çalar saati aradı. Bulduğunda alarm üç defa çalmıştı. Düğmesine dokunup eliyle saati geriye itti. Göz kapaklarını açtı. Göz kapaklarını açtığını fark edemediyse de, refleks olarak açmıştı. Yatağın üstünde yarı doğruldu. Bacaklarını yataktan dışarı sarkıttı ve bir süre de böyle bekledi. Banyonun olduğu tarafa doğru başını çevirdi. Duraksadı. El yordamıyla yatağın bitişini bulmayı denedi. Birkaç sabah bunu yapmadığı için banyo girişindeki yerde, kirişle bitişik çıkık bir mermere takılıp düştüğü olmuştu. Yatağın üzerinde otururken elleri yatağın arkasındaki duvara ulaşana kadar kaydırdı kalçasını yatakta. Nihayet bulduğunda, ayaklandı. Banyo kapısından geçerken yerdeki çıkığı dikkatlice aştı ve yüzünü bol suyla yıkadı. Lavabonun hemen yanında asılı duran havluyla kuruladıktan sonra yine aynı çıkığa dikkatlice basarak banyodan çıktı. Bu defa bir sakatlık yaşamamasının verdiği mutlulukla ufak bir tebessüm etti. 

Yattığı odaya geri dönerek gardıroba yöneldi. Kıyafetlerinin üzerinde, hangi kıyafeti olduğunu anlayabilmesi için bir hafta uğraşarak yaptığı işlemeler vardı. Ellerini bir bir işlemelerin üzerinde gezdirerek bugün giyeceği lacivert gömleği buldu. Lacivertin nasıl bir renk olduğunu bilmiyordu ama kendi karanlığında bir renk vermişti laciverte. Eline, daha sonra sırtına geçirdi. Pantolonu için de dolabın önünde aynı arayışı yaptıktan ve kendi renk skalasında birbirine yakışan renkleri kombinledikten sonra odadan ayrılıp mutfağa geçti. Tek kişilik ufak çaydanlığı her zamanki yerinde, tezgahın sol ucunda bıraktığı için kolaylıkla oradan alıp ocağa koydu. Buzdolabından çıkardığı peynir, zeytin ve reçel kaselerini masanın üzerine tek tek yerleştirdi. Sağ kolundaki hafiflikten saatini unuttuğunu fark etti. Kapının çalmasını beklerken elini sağ bileğine götürdü. Kol saatini takmadığından emin olunca, yattığı odaya doğru tekrar yürümeye başlamıştı bile. Yatağının yanındaki, çalar saatin de bulunduğu komodinin üzerinden kol saatini alıp sağ bileğine geçirdi. Yine sol işaret parmağıyla kol saatinin üzerinde bir tur bindirdi ve kabartmalardan saatin dokuzu yirmi beş geçtiğini anladı. Kapıcı Ahmet Efendinin ekmeği getirmesi için beş dakika daha beklemesi gerekiyordu. Bekledi.

Kapının tokmağı vurulduğunda evin girişindeki dolap benzeri ayakkabılık üzerinden bozuk paraları avucunun içine sürükleyip döktü. Kapıyı açtığında daha kim olduğunu öğrenmeden, "Nasılsın Ahmet Efendi?" diye seslendi biraz yüksek bir tonla. Bu saatte başka birinin gelmeyeceğini düşünüyordu. Aslında günün herhangi bir saatinde de bir başkasının olma ihtimali yok denecek kadar azdı. Kapıcı, her sabah aldığı selama alışkın olduğu için korkmadı. "Sağ olasın ben iyiyim. Sen nasılsın bugün Kadir Bey?" dedi kapıcı Ahmet Efendi. Sorulan soruya başını yukarı aşağı birkaç defa yavaşça sallayarak yanıt veren Kadir Bey, ardına ekledi; "Havalar soğuyacakmış yine, öyle mi?"  "Öyle Kadir Bey, öyle. Soğuyacakmış yeniden. Önümüzdeki birkaç gün içinde bastıracakmış kar yine." Kadir Bey cevabını aldıktan sonra " Eh, olsun. Buz tutmasın yeter ki, kar da yağacak güneş de açacak nihayetinde." diye karşılık verdi. Ekmekler elden ele geçerken, muhabbet de dilden dile geçiyordu. Karşılığında avucuna döktüğü bozuklukları verdikten sonra karşılıklı "Kal sağlıcakla." denildi ve kapı örtüldü.

Aldığı ekmeği iki eliyle tam ortasından böldü, masaya bıraktı. Demlediğini unuttuğu çayı el alışkanlığıyla bardağa döküverdi hemen. Masanın yanında duvara sırtı yaslanmış sandalyeye kendini bıraktı. Bir küp şekeri bardağına attı, yarım yamalak karıştırdı. İç çekerek çayından bir yudum aldı.

Yaşı yetmiş bire dayanmıştı. Otuz iki yaşında bir defa evlenmişti, hiç çocuğu olmamıştı. Evlendiği kadını, Melahat Hanımı çok sevmişti. Kendisi gibi Melahat Hanım da çocukları olsun istemişti içten içe. Fakat ikisinin dünyaya getireceği çocuk yine onlar gibi olacaktı. İkisinin de vazgeçmelerine sebep buydu. Fakat birlikte yaşadıkları sürece, bunu birbirlerine hiç söylemediler. Melahat Hanım on yedi sene önce vefat etmemiş olsaydı da söylemeyeceklerdi. Kadir bey, on yedi senedir bu evde yalnız yaşamayı öğrenmişti. Her sabah çayını içerken iç çekmesinin nedeni eşinin yokluğuydu. Eşi vefat ettiğinden beri isyan içeren tek bir cümle kurmamıştı. Bu hissiyatını, özlemini, oturup düşünürken iç çekerek gideriyordu. Dünya gözüyle bir defa göremediği eşini, çok özlemişti. Dile getirmiyordu ama her an öleceği zamanı bekliyordu. Bu yüzden her sabah erken uyanıp üzerine gömlek ve pantolon giyiyordu. O an geldiğinde temiz bir takım ile karşılamak isterdi çünkü. Kadir Bey için bu sabah, eşini kaybettiğinden sonraki her sabahtan biriydi. Yani, öyle olduğunu sanıyordu.

Dünya gözüyle göremediği yalnızca eşi değildi, dünyayı dünya gözüyle görememişti hiçbir zaman. Doğduğu gün onun gözlerinin göremediğini anlamamıştı babası. Doğduğu gün annesinin ölümü, bunu anlaması için yeterli zaman verememişti babasına. Hiçbir şey göremediğini anlamaları biraz sürmüştü. Fark edildiğinden sonraki her an, onun gözleri babası olmuştu. Hiçbir zaman yanından ayrılmadı. Dünyaya gözlerini kapattığı ana kadar göremeyen bir insan için ne kolaylık sağlanırsa sağladı evladına, ne öğretilmesi gerekiyorsa öğretti. 

Mutfak masasının dibinde otururken, eşini düşündü, babasını düşündü. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Annesi de en az onlar kadar iyi yürekliydi. Bunu düşündü.

Ağzına birkaç lokma attıktan sonra ayağa kalkıp masanın üzerindekileri kaldırdı. Mutfaktan önce salona sonra banyoya -tekrar çıkığa dikkat ederek- geçti. Ellerini yıkadıktan sonra ıslak eliyle başındaki bir tutam beyaza dönmüş saçı geriye taradı. Elbette beyaza döndüğünden bihaberdi. Beyazdan bihaber olduğu gibi. 

Tekrar salona geçti. Girişte bıraktığı paltosunu üzerine, kasketini de başına geçirdi. Çıkmadan evvel kapının yanından bastonu ve evin anahtarını aldı. Apartmanın ikinci katından aşağı basamaklara dikkatlice basarak indi. Apartmandan çıktığında yüzüne esen rüzgarla irkildi. Kulaklarının ve burnunun daha hassas olması gözlerinin göremiyor olmasıyla alakalı mıydı, bilmiyordu. Karşı taraftaki çocuk parkından birkaç çocuk sesi duydu ve yine aynı parkta duran simitçinin simitlerinin kokusunu aldı. Karşı kaldırıma, araba sesi duymadığından emin olduğunda geçti. Parka girip simitçinin olduğu tarafa yürüdü. Yine cebinden çıkardığı bozuk paraları uzatıp diğer elinin işaret parmağını da parkın içine yönelterek "Şurada kaç çocuk var evladım?" dedi. "Dört." dedi simitçi. "Sekiz tane sar o zaman." Kadir Bey göremese de simitçi başını salladı tamam manasında. Sekiz simit sarıldıktan sonra bozuk paralar diğer ele, oradan da diğer cebe yerleşti. Oturmak için çocuklara yakın olan bir bank bulduktan sonra, "Gelin bakalım buraya, çocuklar!" diye ses verdi çocuklara. Geldiler. Elinde sarılı olan simitleri gazete kağıdından ayırırken konuştu yeniden "Ne oynuyorsunuz bakalım?"  Çocuklar hep bir ağızdan "Yakalamaca!" diye bağırdı. "O halde acıkmışsınızdır siz." dedi ve çıkardığı simitleri uzattı öne doğru. "Alın haydi, çekinmeyin." dedi. Hepsi birer tane aldıktan sonra elinde hala bir ağırlık hissetti ve "İkişer tane alın!" dedi. Çocukların her biri, iki elini iki simitle doldurduktan sonra etrafında oturabilecekleri neresi varsa oturdular. Bir yandan simitlerini koparmaya çalışırken bir yandan gözlerini Kadir Bey’e doğru deviriyorlardı büyük bir merakla. Oyun oynarken gerçekten acıkmışlardı. Sanki günlerdir hiçbir şey yememiş gibi iştahla yiyorlardı ellerindeki simitleri ve nedendir bilinmez dünyadaki en tatlı şeylerden biri gibi geliyordu onlara. Birbirleriyle bile konuşmadılar bir süre. Adını bilmedikleri bu yaşlı amcanın neden arada bir simit getirdiğini merak ediyordu her biri. Neden elinde bir bastonla gezdiğini de… 

Neredeyse her gün görüyorlardı ama tanımıyorlardı. İçten içe korkanlar vardı bu yaşlı adamdan. Bazıları ise sevgi duyuyordu yalnızca. Genellikle ciddi bir görünüşü vardı fakat tok sesinde sevecenliği de hissettiriyordu aynı zamanda. Simitlerini yerken her seferinde kafalarındaki soruları yeniden soruyorlardı kendilerine çocuklar. Hiçbir zaman da yanıtlarını veremiyorlardı. Yine öyle oldu. Bir süre orada birlikte oturdular sonra çocuklar bir bir kalkıp oyunlarına devam ettiler. Daha sonra da Kadir Bey ayaklandı. 

Oturduğu apartman dairesine doğru yürümeye başladı. Parktan çıkıp yoldan karşıya geçti. Ağır adımlarla yürürken sendeleyerek yere kapaklandı yine ağır ağır. Elini istemsizce göğsünün sol yanına bastırdı. Bastırdı. Bastırdı. Yüzünde biraz acı biraz sevinç vardı. Yığıldığı yere koşturacak kimse yoktu etrafta. Uzaktan çocuk sesleri geliyordu hâlâ. Burada geçireceği son birkaç dakikası kalmıştı ancak şu an zaman çok yavaş işliyordu. 

Nefes almakta güçlük çekmeye başladı. Kalbindeki damarlarda elektrik dolaşıyor gibi hissediyordu. İç organları kalbini sıkıştırıyor, atması için imkan vermiyor gibiydi. Sırtında ve omuzlarında ağrı, kollarında uyuşma hissetti. Dünyada onun için ayrılmış son oksijeni ciğerlerine çekti, bıraktı. 

Çocukların aklındaki soru işaretlerini yanıtlayamayacaktı artık. Birkaç gün içinde yağacak karı da göremeyecekti. Bir daha banyo girişindeki çıkıntıya da takılamayacaktı. Fakat artık on yedi yıldır özlem duyduğu eşine, Melahat Hanım’a kavuşacaktı. İşte bu hepsine değerdi. O birkaç dakika sonunda Kadir Bey gözlerini hayatının tamamında alıştığı karanlığa kapadı.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Ölüm


Yağmur yağıyor.
Toprak kokusu buram buram.
Bir de ben varım.
Üstümde bir mermer taşı.
Üzerine kazınmış isim soyisim.
Altında iki tarih yazılı.
Aralarında yirmi beş sene.
Birkaç santim aralıkları.
Birkaç santim aralığa yirmi beş seneyi nasıl sığdırdığımı kimse bilmiyor.
Ben de bilmiyorum.
Yirmi beş sene.
Yirmi beşi de boşa geçmiş yirmi beş tane bir sene.
Toprak çökmemiş.
Yine de içerisi ferah değil.
İçeride hiç hava yok.
Buram buram toprak kokuyor ama.
Bu güzel.
Burası fazla sessiz.
Bu kadar fazla sessizden insan ölebilir.
Ölmemiş olanlar yani.
Ölmüş olan bir daha ölebilir.
Ölme eylemi tek sefer olmuyor sonuçta.
Ben yirmi beşincideyim.
Her seneme bir ölüm ekledim.
Bu sonuncu.
Birkaç aya toprak çökecek.
İçeride hava olmayacak yine.
Hareket etmeden durabilmeyi nasıl başaracağım henüz fikrim yok.
Hoş, hareket etsem de hiç ilerleyemedim şimdiye dek.
Hayatım için farkeden pek bir şey yok.
Yağmur yağıyor, bu güzel.
Yerin üstü kadar altı da soğuk yalnız.
Altı daha soğuk bile olabilir.
Üstü de altı da hissedemiyorum.
Fakat soğuk olmalı, en az bedenim kadar.
Son bulmuş çeşit çeşit hayatlar içinde fazla yalnızım burada.
Yalnızlığımın içinde hapsolmuşum.
Yeraltında olduğum gibi.
Yeryüzünde olduğum gibi.
Yeryüzünde olduğumdan daha fazla yalnız değilim yerin altında da.
Bir o kadar yorgunum.
Bir o kadar, yalnızlığım kadar.
Durup biraz dinlenmek istiyorum.
Zaten duruyorum ve dinleniyorum.
Bunca dinlenmeye rağmen neden hala yorgunum, bilemiyorum.
Dünyadaki bütün yolları yürümüş gibiyim.
Halbuki bu imkansız benim için.
Yaşayanlar için de imkansız, hoş.
Derininden bir nefes almak istiyorum şimdi.
Alacak nefes yok.
Alabilsem nefes boşluğum ve ciğerlerime toprak doldururdum.
Almadan da dolduracağım gerçi.
Birkaç aya kalmaz.
Birkaç aya kalmayacaktır, hoş.
Birkaç aya kalmayacağım.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Gece



Niçin gece?
Devrimdir, devinimdir, değişimdir gece. Daha derine, dibe çağırır. Aynı döngüyü tekrarlatır içine bizi de katarak. Güne sığmayanlar geceye kalır sonunda. Kendimizi bile geceye sorarız. Kimim ben, neden varım, ne olacağım? Kollarına bırakırız kendimizi, çizsin diye sonraki adımımızı. En önemli kararları fark etmeden geceleri veririz.
Gündüzün sahteliği yoktur gecede. Zorunlu gülüşleri, samimiyetsiz günaydınları, kandırmacaları. Karanlığını gizlemek zorunda olmazsın geceleri.  Gecenin karanlığıyla bir olur karanlığın. Dünya gözüyle hiçbir şey göremediğin o vakitlerde geçmişini, hatalarını, izlediğin her yolu daha net görürsün. Kendine yolculuğun en verimli merhalesine geceleri varılır. Gecenin sesi dolanır aklımızda dip köşe. Yaşamın akışı yön değiştirir geceleri.

Düşüncelerimiz de karartır havayı bazen. İçimize dolar gece, içimiz geceye yayılır. Gündüzün bütün sorumluluk ve zorunluluklarından azade.
Fikirlerimiz birbiri peşinde savaşırken gündüz ve geceye benzer. Aynı döngüyü yaşar dururuz devamlı. Tıynetimiz budur. Her seferinde birbirine yenik düşseler de bir gün son bulacaktır aydınlığın devri. Tıpkı derin denizlerin diplerinde, gökyüzünün sonsuz, koca zifirisinde, mezar denilen daracık kopkoyu çukurlarda olduğu gibi. Karanlığın devri başladığı vakit en derin huzurumu yaşıyor olacağım bense. İçimdeki bütün karanlığı günün yarısına bölmek zorunda kalmadığım için. Özgün karanlığımla özgürce arbede yaratacağım etrafta. Bütün karanlıklar iç içe geçecek öylece.

Dünyaca mezardan, yürüyecek yol kalmayacak.

Yol yürüyecek insan kalmayacağı gibi.

Ve içi insan dolu mezarlarla donanmış bir dünya da kalmayacak en nihayetinde.

İçimdeki tüm karanlığı günün tamamına yayabilmiş bir ben kalacağım.

Bir ben, dünyaya sığmayacak tüm mezarları içine sığdırabilen...

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Zehir

busraturksev
Birçok yer gördüm. Çok azını gezdim.
Birçok yer öğrendim, hiçbirine gitmedim.
Birçok insanla karşılaştım. İsimlerini bildim, karakterlerini bildim, düşüncelerini bile bildim. Hiçbiri somut değildi.
Birçok arkadaşım oldu, hiçbirinin arkadaşı olamadım.
Birçok defa öldüm. Yeniden buradayım.
Çok uzun süre sustum. Şu ana kadar susmuştum.
Artık kusuyorum. Gözlerinizin içinden beyninizin derinlerine akıyor içimdeki zehir.
Birçok insanı sevdim. Gerçekten sevdim. Kimine dost dedim kimine sevgili. Hiçbirinden aynı değeri görmedim.
Anlaşılamayacak kadar sevdim. Anlaşılamayınca bir anlamı olmadı.
Her gece çok uzaklara yürüdüm. Kimse bilmeden geri döndüm.
Ama hep döndüm.
Çok içtim. İçtiklerimi hiç kusamadım.
Hepiniz adına içtim. Hepiniz adına küfrettim.
Hepinize küfrettim.
Herkesi kendimi tanıdığım kadar tanıdım. Kendimi artık tanıyamıyorum.
Şarkılar için sözler yazdım. En küçük parçalara ayırıp şehrin dört bir yanına dağıttım.
İnsanlar için şiirler yazdım. Hemen sonra yaktım.
Duygular için kitapları dolduracak kadar fazla terim kullandım. Hiçbiri tam olarak anlatamadı içimden geçenleri. Hepsini yuttum.
Hayatlar için hikayeler uydurdum. Gerçek olamayacak kadar güzel hikayeler. Onları da klozete döküp sifonu çektim. Aşağıda bir yerlerde hayalleriniz yüzüyor.
İnsanları çok dinledim. İçimi boş laflarla doldurdular. Şişene kadar dinledim. Patlamadan hemen önce eve gelip duvarları boş laflarla boyadım.
Bazılarınızdan iğrendim.
Bazılarınızdan çok iğrendim.
Bazılarınızın suratına işemek geldi içimden.
Bazılarınızı günlerce dövmek istedim.
Bazılarınıza da tek laf etmemek.
Çok yalnız kaldım. Çok defa ağladım. Kimse görmedi.
İnsanların arasından geçerken hıçkırarak küfrettim.
Ağzımdan kesik kesik çıkan laflar suratlarına bütün bütün çarptı. Hiç fark etmediler.
Günlerce uyumadığım zamanlar oldu.
Kendimle bile konuşmadığım haftalar.
Sabahlara kadar düşündüğüm saatler.
Bir başkası olacak kadar değiştim.
Kimse sorumluluk kabul etmedi.

Bu gece kusuyorum;
Kabul edilmeyen sorumluluklara,
Hayatımdaki sorunlulara,
Yapmam gerektiği düşünülen zorunluluklara.

Bu gece çığlıklar içinde susuyorum,
Bu gece senin adına kusuyorum,
Parçaların dökülüyor içimden,
Duyabiliyor musun?

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Karanlık


busraturksev

Gözlerim öylesine karardı ki içeriden dışarıda olanları görebiliyorum.
Karanlığın içine öyle denli yerleştim ki kimse değişikliği fark edemedi.
Vücudumu ağaç kökleri gibi saran, her zerremi kendi renksizliğine bulayan simsiyahtan daha siyah, kapkaranlığın bin katı karanlık bir şey, evet bir şey varlığımı yok etmek için hızla sarılıyor vücuduma.
Görüyorum. Ellerimin karardığını görebiliyorum, yüzümün, saçlarımın eski renginden karanlığa boyanışını görüyorum.
Yüzüm. Ayak tırnaklarım sol bacağım belim topuklarım dirseklerim, yüzüm.
Göğüslerim omuzlarım boynum sağ bacağım, yüzüm.
Parmaklarım avuçlarım karnım dizlerim, yüzüm.
Görebiliyorum. Hissedebiliyorum. Ciğerlerime dolan karanlığı hissedebiliyorum. Midemin çürüdüğünü, ciğerimi karartmak için boğazımdan geçen karanlığın boğazımı ve izlediği her yolu kopkoyu bir siyaha boyadığını, hissedebiliyorum.
Damarlarımda dolaşan kirliliği hissedebiliyorum.
Beynim. Karanlığın kendisi. Her tarafımı karanlığa gömen, beynimin karanlığı doğurması. Ağır ağır. Sancılı. Senelerce, parça parça. Kanaya kanaya, akan kanı siyaha boyaya boyaya. Kalbimi karartmasının ardına bütün vücudumda o siyah kanı dolaştıra dolaştıra..
Tüm bedenimin derin bir karanlığa büründüğü o vakit çevremi de karanlığa boyayacağım. Bastığım taşlar, dokunduğum duvarlar onlara değdiğim an benim renksizliğime bürünecekler.
Parmak uçlarım fırça gibi olacak. Siyahla doyuracağım insanları. Siyahla doyuracağım bana dokunanları. Siyah kusturacağım!
Öyle derinden gelecek ki karanlığım, bana karşı ufacık bir his barındıranların kalplerini karanlığa gömeceğim. Yeni karanlıklar doğuracağım. Çocuklarım karanlığın karanlıkları olacak. Benim olacak. Ben olacak. Her şey her yer siyah olacak. O gün gökyüzü de kararacak. Aydınlığa karşı yeryüzünün karanlığı savaş verecek. Evrendeki yıldızların her biri sönecek. Güneş ateşini içine gömecek. Her biri ben olacak. Her biri sonsuz bir karanlığa bürünecek.

İçinde senin de olduğun, yaşam belirtisi gösteren bütün varlıklar bana dönüştüğü vakit, her birinden aldığım gücü kendimi öldürmekte kullanacağım. Bana dönüşen her şeyi öldürmekte.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It