Kadir Bey

 

Elleriyle çalar saati aradı. Bulduğunda alarm üç defa çalmıştı. Düğmesine dokunup eliyle saati geriye itti. Göz kapaklarını açtı. Göz kapaklarını açtığını fark edemediyse de, refleks olarak açmıştı. Yatağın üstünde yarı doğruldu. Bacaklarını yataktan dışarı sarkıttı ve bir süre de böyle bekledi. Banyonun olduğu tarafa doğru başını çevirdi. Duraksadı. El yordamıyla yatağın bitişini bulmayı denedi. Birkaç sabah bunu yapmadığı için banyo girişindeki yerde, kirişle bitişik çıkık bir mermere takılıp düştüğü olmuştu. Yatağın üzerinde otururken elleri yatağın arkasındaki duvara ulaşana kadar kaydırdı kalçasını yatakta. Nihayet bulduğunda, ayaklandı. Banyo kapısından geçerken yerdeki çıkığı dikkatlice aştı ve yüzünü bol suyla yıkadı. Lavabonun hemen yanında asılı duran havluyla kuruladıktan sonra yine aynı çıkığa dikkatlice basarak banyodan çıktı. Bu defa bir sakatlık yaşamamasının verdiği mutlulukla ufak bir tebessüm etti. 

Yattığı odaya geri dönerek gardıroba yöneldi. Kıyafetlerinin üzerinde, hangi kıyafeti olduğunu anlayabilmesi için bir hafta uğraşarak yaptığı işlemeler vardı. Ellerini bir bir işlemelerin üzerinde gezdirerek bugün giyeceği lacivert gömleği buldu. Lacivertin nasıl bir renk olduğunu bilmiyordu ama kendi karanlığında bir renk vermişti laciverte. Eline, daha sonra sırtına geçirdi. Pantolonu için de dolabın önünde aynı arayışı yaptıktan ve kendi renk skalasında birbirine yakışan renkleri kombinledikten sonra odadan ayrılıp mutfağa geçti. Tek kişilik ufak çaydanlığı her zamanki yerinde, tezgahın sol ucunda bıraktığı için kolaylıkla oradan alıp ocağa koydu. Buzdolabından çıkardığı peynir, zeytin ve reçel kaselerini masanın üzerine tek tek yerleştirdi. Sağ kolundaki hafiflikten saatini unuttuğunu fark etti. Kapının çalmasını beklerken elini sağ bileğine götürdü. Kol saatini takmadığından emin olunca, yattığı odaya doğru tekrar yürümeye başlamıştı bile. Yatağının yanındaki, çalar saatin de bulunduğu komodinin üzerinden kol saatini alıp sağ bileğine geçirdi. Yine sol işaret parmağıyla kol saatinin üzerinde bir tur bindirdi ve kabartmalardan saatin dokuzu yirmi beş geçtiğini anladı. Kapıcı Ahmet Efendinin ekmeği getirmesi için beş dakika daha beklemesi gerekiyordu. Bekledi.

Kapının tokmağı vurulduğunda evin girişindeki dolap benzeri ayakkabılık üzerinden bozuk paraları avucunun içine sürükleyip döktü. Kapıyı açtığında daha kim olduğunu öğrenmeden, "Nasılsın Ahmet Efendi?" diye seslendi biraz yüksek bir tonla. Bu saatte başka birinin gelmeyeceğini düşünüyordu. Aslında günün herhangi bir saatinde de bir başkasının olma ihtimali yok denecek kadar azdı. Kapıcı, her sabah aldığı selama alışkın olduğu için korkmadı. "Sağ olasın ben iyiyim. Sen nasılsın bugün Kadir Bey?" dedi kapıcı Ahmet Efendi. Sorulan soruya başını yukarı aşağı birkaç defa yavaşça sallayarak yanıt veren Kadir Bey, ardına ekledi; "Havalar soğuyacakmış yine, öyle mi?"  "Öyle Kadir Bey, öyle. Soğuyacakmış yeniden. Önümüzdeki birkaç gün içinde bastıracakmış kar yine." Kadir Bey cevabını aldıktan sonra " Eh, olsun. Buz tutmasın yeter ki, kar da yağacak güneş de açacak nihayetinde." diye karşılık verdi. Ekmekler elden ele geçerken, muhabbet de dilden dile geçiyordu. Karşılığında avucuna döktüğü bozuklukları verdikten sonra karşılıklı "Kal sağlıcakla." denildi ve kapı örtüldü.

Aldığı ekmeği iki eliyle tam ortasından böldü, masaya bıraktı. Demlediğini unuttuğu çayı el alışkanlığıyla bardağa döküverdi hemen. Masanın yanında duvara sırtı yaslanmış sandalyeye kendini bıraktı. Bir küp şekeri bardağına attı, yarım yamalak karıştırdı. İç çekerek çayından bir yudum aldı.

Yaşı yetmiş bire dayanmıştı. Otuz iki yaşında bir defa evlenmişti, hiç çocuğu olmamıştı. Evlendiği kadını, Melahat Hanımı çok sevmişti. Kendisi gibi Melahat Hanım da çocukları olsun istemişti içten içe. Fakat ikisinin dünyaya getireceği çocuk yine onlar gibi olacaktı. İkisinin de vazgeçmelerine sebep buydu. Fakat birlikte yaşadıkları sürece, bunu birbirlerine hiç söylemediler. Melahat Hanım on yedi sene önce vefat etmemiş olsaydı da söylemeyeceklerdi. Kadir bey, on yedi senedir bu evde yalnız yaşamayı öğrenmişti. Her sabah çayını içerken iç çekmesinin nedeni eşinin yokluğuydu. Eşi vefat ettiğinden beri isyan içeren tek bir cümle kurmamıştı. Bu hissiyatını, özlemini, oturup düşünürken iç çekerek gideriyordu. Dünya gözüyle bir defa göremediği eşini, çok özlemişti. Dile getirmiyordu ama her an öleceği zamanı bekliyordu. Bu yüzden her sabah erken uyanıp üzerine gömlek ve pantolon giyiyordu. O an geldiğinde temiz bir takım ile karşılamak isterdi çünkü. Kadir Bey için bu sabah, eşini kaybettiğinden sonraki her sabahtan biriydi. Yani, öyle olduğunu sanıyordu.

Dünya gözüyle göremediği yalnızca eşi değildi, dünyayı dünya gözüyle görememişti hiçbir zaman. Doğduğu gün onun gözlerinin göremediğini anlamamıştı babası. Doğduğu gün annesinin ölümü, bunu anlaması için yeterli zaman verememişti babasına. Hiçbir şey göremediğini anlamaları biraz sürmüştü. Fark edildiğinden sonraki her an, onun gözleri babası olmuştu. Hiçbir zaman yanından ayrılmadı. Dünyaya gözlerini kapattığı ana kadar göremeyen bir insan için ne kolaylık sağlanırsa sağladı evladına, ne öğretilmesi gerekiyorsa öğretti. 

Mutfak masasının dibinde otururken, eşini düşündü, babasını düşündü. Ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Annesi de en az onlar kadar iyi yürekliydi. Bunu düşündü.

Ağzına birkaç lokma attıktan sonra ayağa kalkıp masanın üzerindekileri kaldırdı. Mutfaktan önce salona sonra banyoya -tekrar çıkığa dikkat ederek- geçti. Ellerini yıkadıktan sonra ıslak eliyle başındaki bir tutam beyaza dönmüş saçı geriye taradı. Elbette beyaza döndüğünden bihaberdi. Beyazdan bihaber olduğu gibi. 

Tekrar salona geçti. Girişte bıraktığı paltosunu üzerine, kasketini de başına geçirdi. Çıkmadan evvel kapının yanından bastonu ve evin anahtarını aldı. Apartmanın ikinci katından aşağı basamaklara dikkatlice basarak indi. Apartmandan çıktığında yüzüne esen rüzgarla irkildi. Kulaklarının ve burnunun daha hassas olması gözlerinin göremiyor olmasıyla alakalı mıydı, bilmiyordu. Karşı taraftaki çocuk parkından birkaç çocuk sesi duydu ve yine aynı parkta duran simitçinin simitlerinin kokusunu aldı. Karşı kaldırıma, araba sesi duymadığından emin olduğunda geçti. Parka girip simitçinin olduğu tarafa yürüdü. Yine cebinden çıkardığı bozuk paraları uzatıp diğer elinin işaret parmağını da parkın içine yönelterek "Şurada kaç çocuk var evladım?" dedi. "Dört." dedi simitçi. "Sekiz tane sar o zaman." Kadir Bey göremese de simitçi başını salladı tamam manasında. Sekiz simit sarıldıktan sonra bozuk paralar diğer ele, oradan da diğer cebe yerleşti. Oturmak için çocuklara yakın olan bir bank bulduktan sonra, "Gelin bakalım buraya, çocuklar!" diye ses verdi çocuklara. Geldiler. Elinde sarılı olan simitleri gazete kağıdından ayırırken konuştu yeniden "Ne oynuyorsunuz bakalım?"  Çocuklar hep bir ağızdan "Yakalamaca!" diye bağırdı. "O halde acıkmışsınızdır siz." dedi ve çıkardığı simitleri uzattı öne doğru. "Alın haydi, çekinmeyin." dedi. Hepsi birer tane aldıktan sonra elinde hala bir ağırlık hissetti ve "İkişer tane alın!" dedi. Çocukların her biri, iki elini iki simitle doldurduktan sonra etrafında oturabilecekleri neresi varsa oturdular. Bir yandan simitlerini koparmaya çalışırken bir yandan gözlerini Kadir Bey’e doğru deviriyorlardı büyük bir merakla. Oyun oynarken gerçekten acıkmışlardı. Sanki günlerdir hiçbir şey yememiş gibi iştahla yiyorlardı ellerindeki simitleri ve nedendir bilinmez dünyadaki en tatlı şeylerden biri gibi geliyordu onlara. Birbirleriyle bile konuşmadılar bir süre. Adını bilmedikleri bu yaşlı amcanın neden arada bir simit getirdiğini merak ediyordu her biri. Neden elinde bir bastonla gezdiğini de… 

Neredeyse her gün görüyorlardı ama tanımıyorlardı. İçten içe korkanlar vardı bu yaşlı adamdan. Bazıları ise sevgi duyuyordu yalnızca. Genellikle ciddi bir görünüşü vardı fakat tok sesinde sevecenliği de hissettiriyordu aynı zamanda. Simitlerini yerken her seferinde kafalarındaki soruları yeniden soruyorlardı kendilerine çocuklar. Hiçbir zaman da yanıtlarını veremiyorlardı. Yine öyle oldu. Bir süre orada birlikte oturdular sonra çocuklar bir bir kalkıp oyunlarına devam ettiler. Daha sonra da Kadir Bey ayaklandı. 

Oturduğu apartman dairesine doğru yürümeye başladı. Parktan çıkıp yoldan karşıya geçti. Ağır adımlarla yürürken sendeleyerek yere kapaklandı yine ağır ağır. Elini istemsizce göğsünün sol yanına bastırdı. Bastırdı. Bastırdı. Yüzünde biraz acı biraz sevinç vardı. Yığıldığı yere koşturacak kimse yoktu etrafta. Uzaktan çocuk sesleri geliyordu hâlâ. Burada geçireceği son birkaç dakikası kalmıştı ancak şu an zaman çok yavaş işliyordu. 

Nefes almakta güçlük çekmeye başladı. Kalbindeki damarlarda elektrik dolaşıyor gibi hissediyordu. İç organları kalbini sıkıştırıyor, atması için imkan vermiyor gibiydi. Sırtında ve omuzlarında ağrı, kollarında uyuşma hissetti. Dünyada onun için ayrılmış son oksijeni ciğerlerine çekti, bıraktı. 

Çocukların aklındaki soru işaretlerini yanıtlayamayacaktı artık. Birkaç gün içinde yağacak karı da göremeyecekti. Bir daha banyo girişindeki çıkıntıya da takılamayacaktı. Fakat artık on yedi yıldır özlem duyduğu eşine, Melahat Hanım’a kavuşacaktı. İşte bu hepsine değerdi. O birkaç dakika sonunda Kadir Bey gözlerini hayatının tamamında alıştığı karanlığa kapadı.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Virüs


Ellerimi pancar kırmızısı kan kasesine daldırıp çıkarıyorum. Kırmızının beyaza devinimini izlemek için gün aşırı kaseyi kanla dolduruyorum. Vücudumda kesikler ve iyileşemeyen yaralar var. Ellerim hariç. Ellerimin yeni doğan beyazına dönüşünü seyretmeliyim, ellerim hariç. Kesiklerim boynumdan ayak ucuma kadar. Bunları yalnız ben görüyorum. Üzülmeyin. Daha göremediğiniz yığınla şey varken, benim kesiklerime üzülmeyin. Ben sizin yerinize de görebiliyorum. Sizin kesiklerinizi bile! 
Her biriniz taşla dizilmiş kaldırımlarda yürürken, kabinlerde kıyafet denerken, iş yerlerinizde çalışırken, uyurken, uyanırken, yemek yerken, dalgınken mutluyken öfkeliyken nasıl da kanıyorsunuz bir görseniz. Bir görseniz, yüzlerinizde devasa bir telaşla, elleriniz yanaklarınızda, hızlı adımlarla doktorlara koşardınız. -Doktorlar da kendi kesikleriyle uğraşmıyorsa sizinle ilgilenebilirdi belki.- Neyse ki göremiyorsunuz. Yaşamak gibi bir uğraşınız varken, kendi yaralarınızı göremezken bir de üstelik çalışmak ve uyumak bittabii hayatta kalmak gibi elzem işleriniz varken, tabii kendi yaralarınızı dahi göremezken benimkini nasıl göreceksiniz? Üzerlerinizdeki kanımı nasıl göreceksiniz? Haklısınız! Kanıma daldırdığım ellerimi daldırdığım kan üzerinden akıp gitmeden sizin ellerinize bulaştırdığımı nereden bileceksiniz ki? Gün içinde dokunduğunuz her yere benim kanımı değdirdiğinizi nereden bileceksiniz? Virüs gibi, mikrop gibi gün be gün çoğaldığımı, dağıldığımı nereden bileceksiniz? İçinizde dolaşan bir kadın var, geçmişinin verdiği pislikle hayatını kirletmiş bir kadın -ki siz bunu nereden bileceksiniz?- kök hücrelerinize dolanan geçmişini, geçmişinde dolanan kök hücrelerini, nereden bileceksiniz? İçine bulaşan pisliği akıtmak için gün be gün kendini oluk oluk kanattını, akan kanı pancar kırmızısı kaseye doldurup boşaltıp doldurup boşaltıp yine doldurup sizin içinize dışınıza teninize organlarınıza boşaltıp yeniden doldurup her gün yeniden ve yeniden her yerinize bulaştırdığını, nereden bileceksiniz? Vücudumdan akan kanla dışarı çıkmak için sarf ettiğim çabayı...
Bilemeyeceksiniz evet. Bilemeyecek ve gün aşırı bu pislikten bihaber yaşayarak çürüyüp gideceksiniz. Benim kanımda! Benim hücrelerimle! Benim geçmişimle!

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Depresif



Günün aydınlanmaya başladığı, gecenin ölüp gündüzü doğurduğu vakitlerde, dedesinin evindeki kalın, uzun, gül desenli, bordoya oldukça çalan iki kanatlı perdelerin, odasını kırmızıya boyadığı o anı yeniden seyrediyordu...
Odadaki eşyaların karanlıkta başka objelere benzetilmesinin ardına, yeni yeni süzülen ışık, -kırmızı ışık- eşyaların benliğini kazanmasına müsaade etmeyecek kadar az süzülmüştü içeri. Yatağının önündeki dev kitaplığı ve üzerinde kitap ve kitap dışında bazı eşyaları gece karanlığında birkaç defa bazı simalara, birkaç defa anlamsız şekillere benzetmişti. Şimdi ise kitaplığı artık kitaplığa benzetebileceği kadar ışık vardı odasında.
Uyumak için yapılmış yatağın üzerinde, uyuması gerektiği saatlerde, sırtını yatağın başlığına yaslayıp saatlerce öyle oturuyor, karanlığı seyrediyor, bazen gördüklerini yorumluyor bazense hiçbir şey görmeyecek kadar boş bakıyordu karanlığın içine. Bu gece düşündü bunları yaparken. Varlığının değiştirdiği şeyleri düşündü. Varlığının etki ettiği ne varsa düşündü.
Düşündü.
Düşündü.
Düşündü.
Pek fazla yanıt bulamadı. Doğduğum günün hangi gün olduğunu hatırlamayan insanlar var çevremde, diye düşündü. Öldüğü günün hangi gün olduğunu da aynı kişiler hatırlamayacaktı.
Düşündü.
Şimdiye kadar, tam olarak şimdiye kadar ne yaptığını düşündü. Yaşadı. Nefes aldı. Nefes verdi. Uyumadı. Saatlerce uyumadı. Geceleri uyumadı. Uyumadığı uykusundan uyanmış gibi gündüzleri de uyumadı. Üç gün uyumadı. Bir saat uyudu. Dört gün daha uyumadı. Bir saat daha uyudu. İki gün uyumadı. İki gün daha uyumadı. Gece oldu, gündüz geceyi iteledi. Düşünmeye başladı.
Ellerini, tırnaklarını düşündü. Yüzünü düşündü. Yüzünü bir bütün olarak düşünmedi. Çünkü hatırlamıyordu. Nasıl bir burnu vardı, unuttu. Gözleri şimdi hangi renk olmuştu, unuttu. Yüzünün herhangi bir yerinde, mesela dudağının üzerinde bir ben çıkmış mıydı? Ya da daha önce var mıydı? Unuttu. Dudaklarının üzerinde dişlerinin izi çıkmış mıydı? Dudakları ne kadar parçalanmış görünüyordu? Yüz kemikleri belirgin miydi? Yoksa sıska mıydı yüzü? Evinde ayna yoktu.
Silkindi.
Bunları düşünmeyi bırakıp önceki düşündüklerini düşünmeye devam etti. Diğerlerinin hayatında ne olduğunu düşündü. Kim olduğunu. Olduğunu?

 Bu gece hiç düşünmediği kadar düşündü. İstediğinde ulaşabileceği kim vardı onu düşündü. İstediklerinde ona ulaşacak kimler vardı?
Bu gece hiç hissetmediği kadar hissetti. İliklerine kadar hissetti. Ciğerine kadar hissetti. Damarlarında hissetti. Gözlerinde hissetti. Midesinde bile hissetti. Yalnızlığı hissetti. 
Boşluğu hissetti. Vücudunun soğukluğunu hissetti.
Bu gece hiç üşümediği kadar üşüdü.
Bu gece hiç ağlamadığı kadar ağladı.
Bu gece hiç düşünmediği kadar düşündü.
Bu gece bir hiç gibiydi, dahil olduğu hayatlar için de, dahil olmadığı
hayatlar için de, hayatta olmayan insanlar için de hayatta olanlar için de. Sustu. Halbuki konuşmadığını da unutmuştu. Yine de sustu. Bu gece sustu. Fark etti. Bu gece yalnızca diğer gecelerden biriydi.
Günün aydınlanmaya başladığı, gecenin ölüp gündüzü doğurduğu vakitlerde, dedesinin evindeki kalın, uzun, gül desenli, bordoya oldukça çalan iki kanatlı perdelerin, odasını kırmızıya boyadığı o anı yeniden seyrediyordu...

1 Mayıs 2017

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Başarısızlık Hikayesi


Bazı hikayeler vardır; hayatın türlü sillesini yiyip ayakta kalabilenler, her düşüşünde yeniden ayaklanıp savaşabilenler, mağlup geldiği her savaştan biraz daha güçlenip çıkabilenler. Bu hikayeler her yerdedir. Çevrenizde, medyada, dünyanın öbür ucunda. Ama hep ulaşır size bu hikaye. Ana fikri şudur; pes etme. 
Bir de öteki hikayeler vardır. Yediği her darbeden sağ kurtulmaya çalışırken yenisini yiyip yerin soğuğundan yeni ayırmışken yüzünü yeniden buz gibi bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalanlar. Devamlı yalpalayanlar. Düştükçe güçlenen değil de düştükçe daha çok güç kaybeden ama umudunu son damlaya kadar yitirmeyenler. Hep tutunacak bir dal arayıp hiç tutunamayanlar. Birçok defa hayattan vazgeçenler. Çölde balık, okyanusta kaktüs olanlar. Ben bu taraftan sesleniyorum sayın okur. 
İkisi arasında tek bir fark vardır. Azim mi? Asla. Umut? Yok hayır. Güç? Mümkün değil. Aradaki tek fark, başarı hikayeleri kadar değer görmemesi başarısızlık hikayelerinin. Her yerde paylaşılmaması bu iç yüzü kötü senaryoların. Övünülecek hiçbir yanı olmadığı gibi tabii ağza bile alınmaması çoğu zaman. Görmezden gelinmesi. Burada mısınız sayın okur, peşinen uyarmak isterim ki; Bu bir başarı hikayesi değil. Başarısızlık hikayesidir. 
Zorlukların üstesinden nasıl geldiğimi soracaksanız söyleyeyim. Gelemedim sayın okur. Ekseriyetle gelemedim. Şimdiyse gelmiyorum daha çok. Çözümü her şeyi yapmakta ararken, hiçbir şey yapmamakta buldum. Düşe kalka çok yara aldım şimdiye dek, şu an da yaralarımı sarabildiğimi söyleyemem fakat sonrakine kadar zaman tanıyorum kendime. Yenisi gelince eskisine bir şey olmuyor çünkü. O yine duruyor olduğu yerde. Bu defa topyekün saldırıyorlar, daha ezici bir mağlup gerçekleşiyor sonra. 
Toparlanabilecek miyim peki? Hayır. Muhtemelen hayatımın geri kalanını buna adasam dahi eski resmi tamamlayamayacağım. Tuz buz olan parçaların birleşmesi söz konusu bile değil keza. 
Neyse, sonuç olarak duruyorum öylece. Yani bazı durumlarda avazın çıktığı kadar bağırmak yerine öylece sessiz kalıp izlemek gerek olan biteni. Ben de öyle yapıyorum. Bir sonraki silleyi yiyene kadar hiç değilse sürekli bir devinim halinde olmayacağım. Böyle iyi. Tavsiye eder miyim? Niye edeyim. Belki sizin hikayeniz başarı hikayelerindendir. Hikayenin ne olduğunu öğrenmekten ziyade nereye gittiğiyle ilgilenin derim. Çok iyi yerlere gitmeyebiliyor bazen çünkü. Böylesi durumda hazırlıklı olabilmek de gerekli. Hoş, yine düşüyorsunuz gerçi. Daha yumuşak da olsa darbe sayısını ve düşüş hızını değiştirmiyor durum. Üstüme afiyet ben çok düştüm. Çoğunu tanırım yani. 
Ama hayat dediğin zaten düşmekten ibaret değil midir? Anne karnından düşerek dünyaya geldim. İlk düşüşüm bu oldu. Sonuncusu da sırat köprüsüdür muhtemelen. Hepsinden iyi orda düşerim galiba. Kapanışı iyi yapacak gibi duruyorum ne yalan söyliyim. Bu konuda oldukça avangart biriyim. 
Hasılıkelam sayın okur, düşmek güzeldir…,
Diyen biri varsa aklıselim değildir o, uzak durun ondan. Düşmenin neresi güzel arkadaş? Güzelse benim yerime de sen düş o zaman. Zevzekliğe lüzum yok. Hadi bakın işinize. 


Fuzuli ek bilgi: Bu yazı ruh halimi temsil etmektedir.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It

Ölüm


Yağmur yağıyor.
Toprak kokusu buram buram.
Bir de ben varım.
Üstümde bir mermer taşı.
Üzerine kazınmış isim soyisim.
Altında iki tarih yazılı.
Aralarında yirmi beş sene.
Birkaç santim aralıkları.
Birkaç santim aralığa yirmi beş seneyi nasıl sığdırdığımı kimse bilmiyor.
Ben de bilmiyorum.
Yirmi beş sene.
Yirmi beşi de boşa geçmiş yirmi beş tane bir sene.
Toprak çökmemiş.
Yine de içerisi ferah değil.
İçeride hiç hava yok.
Buram buram toprak kokuyor ama.
Bu güzel.
Burası fazla sessiz.
Bu kadar fazla sessizden insan ölebilir.
Ölmemiş olanlar yani.
Ölmüş olan bir daha ölebilir.
Ölme eylemi tek sefer olmuyor sonuçta.
Ben yirmi beşincideyim.
Her seneme bir ölüm ekledim.
Bu sonuncu.
Birkaç aya toprak çökecek.
İçeride hava olmayacak yine.
Hareket etmeden durabilmeyi nasıl başaracağım henüz fikrim yok.
Hoş, hareket etsem de hiç ilerleyemedim şimdiye dek.
Hayatım için farkeden pek bir şey yok.
Yağmur yağıyor, bu güzel.
Yerin üstü kadar altı da soğuk yalnız.
Altı daha soğuk bile olabilir.
Üstü de altı da hissedemiyorum.
Fakat soğuk olmalı, en az bedenim kadar.
Son bulmuş çeşit çeşit hayatlar içinde fazla yalnızım burada.
Yalnızlığımın içinde hapsolmuşum.
Yeraltında olduğum gibi.
Yeryüzünde olduğum gibi.
Yeryüzünde olduğumdan daha fazla yalnız değilim yerin altında da.
Bir o kadar yorgunum.
Bir o kadar, yalnızlığım kadar.
Durup biraz dinlenmek istiyorum.
Zaten duruyorum ve dinleniyorum.
Bunca dinlenmeye rağmen neden hala yorgunum, bilemiyorum.
Dünyadaki bütün yolları yürümüş gibiyim.
Halbuki bu imkansız benim için.
Yaşayanlar için de imkansız, hoş.
Derininden bir nefes almak istiyorum şimdi.
Alacak nefes yok.
Alabilsem nefes boşluğum ve ciğerlerime toprak doldururdum.
Almadan da dolduracağım gerçi.
Birkaç aya kalmaz.
Birkaç aya kalmayacaktır, hoş.
Birkaç aya kalmayacağım.

Devamını Oku

Facebook Tweet Pin It